Harput'un taşında saklı bir feryat: 'Dağlar dağımdır benim'
Sadece notaların değil, karlı dağların ardında çaresiz kalan bir babanın dumanlı feryadıdır bu ezgi... İshak Sunguroğlu'nun tozlu belgelerinden Bedri Yücel'in keskin kalemine, Fırat Üniversitesi'nin sosyolojik analizlerinden buğulu kürsübaşı sohbetlerine kadar Harput'un bu en hüzünlü türküsünün ardındaki gerçek gurbet öyküsünü ve 19. yüzyıla uzanan bilimsel izlerini aralıyoruz. Bu, bir ayrılık hikâyesi değil bir coğrafyanın kader birliğidir.
Elazığ’ın o vakur kürsübaşı sohbetlerinde, demli bir çayın buğusuyla birlikte yükselen bir ses vardır. Ne zaman "Dağlar Dağımdır Benim" çalmaya başlasa, ortamdaki şen şakrak hava yerini derin bir sükûnete bırakır. Çünkü bu türkü, sadece bir melodi değil; Harput’un sert kayalarında yankılanan, yaşanmış bir hayatın hıçkırığıdır.
Masabaşı kurgu değil, coğrafyanın ta kendisi
Bu türkü, bir edebiyatçının hayal gücünden çıkmamıştır. Hikâye, 19. yüzyılın sonlarında Harput’un sarp köylerinden birinde başlar. Yeni baba olmuş, kucağındaki bebeğine ve eşine daha iyi bir gelecek sunmak isteyen genç bir adam, rızkını aramak için gurbete düşer. Ancak o dönem "gurbet" demek, bugünkü gibi bir uçak bileti uzağında olmak değildir; "gidip de gelmemek, gelip de görmemek" demektir.
Genç baba, gittiği uzak şehirde amansız bir hastalığa yakalanır. Gözü Harput’un karlı dağlarındadır ama bedeni yorgundur. Dağlar, o an sadece bir toprak yığını değil; sevdiğiyle arasına giren, haber getirmeyen, aşılması imkânsız birer "taş duvar" olur. İşte o meşhur dizeler, bir babanın çaresizce o dağlara bakarak ettiği feryattan doğar.
Bilimin ışığında bir "hasret belgesi"
Fırat Üniversitesi’ndeki akademik çalışmalar, bu halk anlatısının arkasındaki somut gerçekliği doğruluyor. Şehir tarihinin hafızası İshak Sunguroğlu, kült eseri "Harput Yollarında"’da bu türküyü yerel ağız özellikleriyle bir "hasret belgesi" olarak niteler.
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün metodolojik incelemeleri ise bize türkünün neden bu kadar "gerçek" olduğunu şu üç noktada özetliyor:
Coğrafi Kuşatılmışlık: Harput’un kışın kapanan yolları o dönemdeki "ulaşılamazlık" duygusunu sadece duygusal değil, fiziksel bir hapishaneye dönüştürmüştür.
Kitlesel Gurbet: Arşiv kayıtları, o dönemde bölgeden ticaret merkezlerine yapılan yoğun göçleri doğruluyor; yani bu dert sadece bir kişinin değil, koca bir toplumun ortak yarasıdır.
Halkın Ortak Travması: Türkünün Harput’tan Palu’ya kadar her yörede farklı bir ağızla ama aynı sızıyla söylenmesi, olayın toplumsal hafızadaki yerini kanıtlıyor.
"Dağlar, bizim kader ortağımızdır"
Elazığ basın tarihinin duayeni Bedri Yücel, bir yazısında bu türküyü şöyle tarif eder: "Bu türkü, Elazığ insanının doğayla olan kavgasının raporudur." Peki, bugünün insanı ne hissediyor? Harput’un dik yokuşlarında ömrünü geçirmiş 72 yaşındaki Ahmet Amca, türkünün yarattığı hissi şöyle anlatıyor:
"Evladım, biz bu türküyle büyüdük. Eskiden gurbet demek ölüme eşdeğerdi. Bu türkü çalınca biz sadece notaları duymayız; o karda kışta yolunu gözlediğimiz babalarımızı, gurbette kalan akrabalarımızı hatırlarız. Dağlar bizim hem sırtımızı yasladığımız kalemizdir, hem de sevdiklerimizi bizden saklayan birer perdedir."
Bugünün gözüyle: Neden hala susup dinliyoruz?
Günümüzde teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, WhatsApp üzerinden görüntülü konuşmalar yapsak da "Dağlar Dağımdır Benim" çalınca her şey durur. Yerel bir düğünde veya bir dost meclisinde bu türkü başladığında, gençler bile telefonlarını bir kenara bırakır. Çünkü bu ezgi; Elazığ’ın sosyal yapısındaki sabrı, sadakati ve coğrafyanın insan kaderi üzerindeki sarsılmaz etkisini anlatır.
Harput müziğinin o disiplinli, vakur yapısıyla birleşen bu feryat; üzerinden yüzyıllar geçse de hala bu toprakların en dürüst aynası olmaya devam ediyor. Dağlar hala orada duruyor ve biz hala o babanın sesine kulak veriyoruz.
Bakmadan Geçme