ADALET!
Hukukçu değiliz. Ahkâm kesmenin anlamı yok. Ancak “Türk Adaleti”nde neler oluyor (?) demeden de kendimizi alamıyoruz… Fazla değil, son 3-4 yıllık dilimde “yargı” ve “adalet” başlığı ile medyaya yansıyan haberlere bakıldığında bir vahamet algısı ortaya çıkıyor…
Hapishaneler dolu. Neredeyse nüfusumuzun (reşit olan) her on kişisinden biri ya davalı, ya davcı, ya tutuklu ya da hükümlü… Klasörlerle iddianameler, tutuklu sanıklar, dokunmalar, suçlanan binlerce insan ve sonuçlanamayan davalar… Kafalar allak bullak! Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamak mümkün değil… Herkes her sonucu kendine göre yontuyor…
Karabulut’un babası, Dink’in meşrebi, Apo’nun tahrikçileri, Yıldırım’ın taraftarları… Kimse memnun değil! Topyekûn “adalet” diye bağırıp duruyorlar! Anlamıyoruz, Garipoğlu’nun idamını mı istesek, Dink’e karşılık bir kaç Türk mü öldürsek, Apo’yu ev hapsine mi çıkarsak, Yıldırım’ın şikesini mi (şayet ispatlanırsa) kutsasak? Hangi karar kimi ne kadar memnun eder?
Peki, bir de diğer taraftan bakalım; medeni ve demokrat bir ülkede; hüküm giyen herhangi biri istediğinde avukatı ile görüşüp tehditler yağdırabilir, bir çeteyi, bir örgütü yönetebilir mi? Sanık sıfatıyla insanlar yıllarca tutuklu kalabilir mi? Meclisler, seçilmiş ve atanmışlara yönelik kanunlar yapabilir mi?
Kişiye özel kanun düzenlemeleri, çadır ve özel yetkili mahkemeler… Siyasi kimliğe, apolete, popülerliğe veya maddi güce göre sonuçlandığı iddia edilen davalar veya bu vasıflara haiz olan tutuklu ve hükümlülere tanzim edilen özle imkânlar ve koğuşlar… Toplumda oluşan algı bu!
İfadeye vermeye gidilmesin diye iki hafta içerisinde kanunların değiştirilmesini anlıyoruz da, baklava çalanların, duvarlara yazı yazan öğrencilerin veya HES’i protesto eden Leylaların yıllarca hüküm giymelerinin önüne geçilebilecek yeni kanun düzenlemelerinde bu kadar aceleci davranılmamasını anlamıyoruz!
Biz değil, medya; “bağımlı yargı”, “yandaş yargı”, “bizim yargı” ve “sizin yargı” anlayışını yedi düvelde duyurmaya çalışıyor… Gerçi sonuçlanan her hangi bir dava hakkında hukukçuların tümünün üzerinde mutabakata vardığı tek bir hükme rastlayamıyoruz. Ancak kanunlardaki ifadeler bu kadar mı muğlâk, bu kadar mı izafi?
En basit bir davanın sonuçlanması dahi üç beş yılı buluyor. Sonra kültürümüzün şiarı olan; “geç gelen adalet, adalet değildir” veya “adalet mülkün temeldir” söylemleri ile hava atıp duruyoruz! Bazen mizanseni dahi yapılıyor! Babacan rolündeki bir hâkim, aile içi şiddete, boşanmalara kendince çözümler üretiyor, hükme varıyor, yargılıyor ve adalet dağıtıyor!
Bir memnuniyetsizlik durumu söz konusu ki adalet, daha ziyade televizyon ekranlarından dağıtılıyor. Her kanalda bir iki hukukçu boy gösteriyor… Her kanal, spor yorumcusu gibi bir hukukçu ihdas etmiş durumda; ağır çekimlerle, tekrarlarla davalar üzerinde oynanıyor adeta. “Oynat Uğurcuğum” mantığı ile mahkemeler alaya alınıyor ve halaya kaldırılıyor!
Hani, davaların seyrini değiştirmek, mahkemelere etki etmek suçtu? Hani, hükme varılmadıkça herkes masumdu? Hani, “masumiyet karinesi” evrensel hukukun temel prensibiydi? Hani, hukuk herkese lazımdı?
Bu ahval içerisinde rutin davalar arada kaynıyor ve olan bizim sade vatandaşımıza oluyor! İnsanımız bu hengâme içerisinde “adalet” diye çığlık atıyor… Maalesef adalet geç geliyor ve mülkümüz elden gidiyor!
Bu ülkenin en büyük sorunlarından biri “adalet”. Uyuşmazlıkların, usulsüzlüklerin, haksızlıkların çözüm mercii mahkemeler ve bu mahkemelere yol haritası çıkaran meclis… Bu makamların inanırlığı ve tarafsızlığı kaybolur veya kaybettirilirse meclise ve adalete olan güven kayboluyor, dirençler kırılır, refleksler azalır!
|