SÜKûT HER ZAMAN İKRARDAN GELMİYOR!
Medya alanında “suskunluk sarmalı” şeklinde isimlendirilen ve sıkça müracaat edilen bir teori vardır. Neumann ın 1984 te Almanya’da iki siyasal parti ararsındaki oy farkını ölçerken geliştirdiği bu iletişim kuramı, özellikle kamuoyu araştırmalarında karşımıza çıkmaktadır. Bu teoriye göre; birey içinde yaşadığı topluluğun ya da toplumun nabzını tutarak, genele aykırı düşen düşüncesini zarar görmekten çekindiği için açıklayamaz. Ancak, kendi düşüncesi bir başkası tarafından dile getirildiğinde ona destek olur. Suskunluk sarmalında en önemli nokta, kişinin sarmaldan kendisini çekip çıkarabilmesidir ki, bu genelde mümkün olamamaktadır. Kamuoyu araştırmaları yapılırken araştırmacıların yanlış sonuçlar çıkartmasındaki en büyük etkenlerden biri de budur. Seçimler öncesi medyada pohpohlanan partileri ve adayları şöyle bir hatırlayın! Vahşi basının tüm imkânlarını kullananlardan kaçı başarılı olmuş, kaçı hüsrana uğramıştır!
Şimdi, “nereden çıktı bu felsefi ve bilimsel konu, bizi ne ilgilendirir” diyebilirsiniz. Öyle demeyin! Sizleri hangi açıdan ilgilendirir bilmeyiz ama bu kuramın incelikleri bizleri yakından alakadar ediyor! Zira bu teori bizlere insanların “biat” veya “yamukluk” kültürlerini nasıl meşrulaştırabildikleri konusunda ipuçları vermektedir.
İsterseniz konuyu şöyle anlaşılır kılalım. Bir seçim atmosferinde olduğumuzu varsayın. Siyasal anlamda tasvip etmediğiniz partinin veya adayın biri medya da dâhil olmak üzere tüm araçları ustaca kullanıyor ve kanaatleri arakasına alıyor olsun. Yaratılan bu suni ortamda sizin yüksek sesle karşı muhalif olmanız mümkün olmayacaktır! Sustukça ve kanaat belirtilmedikçe sizin de çoğunluk içerisinde olduğunuz algısı ortaya çıkacaktır. Kanaatin gizlendiği bu gibi durumlar bireyde tabii olarak psikolojik sapmalara da meydan vermektedir. Kişi inanmadığı halde zamanla ya kendisini bu sarmalın içerisinde bulacak ve biat edecektir veya durumu kendi lehine çevirebilmek için kullanacaktır!
Mevzunun bizleri ilgilendiren asıl boyutu ise şudur: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” felsefesinin yitiren, buna karşın susmayı maalesef “erdemlilik” olarak addeden yeni bir toplum anlayışı ile karşı karşıyayız. Doğrusu, baskın ve egemen kanaate hangi nedenle olursa olsun boyun eğilmesi bizleri incitmektedir! Ayrıca bu duruma duyarsız kalınması mevcut kanaatin yaygınlaşmasına da neden olmaktadır ki, en tehlikesi de budur!
Biraz açmak gerekirse; günümüz ortamında hangi mevki de olursanız olun, gücü elinde bulunduranlara aykırı bir kanaate sahipseniz, sesiniz kesilir veya dışlanırsınız. İster bir kurumda, ister medyada, isterse bir cemaat içerisinde olsun, eğer aykırı bir kanaate sahipseniz hemen “hain” olarak yaftalanırsınız! Bunu engellemenin yolu ise susmak ve onlarla berbermiş gibi görünmektir! Ayrıca bu ikiyüzlü davranışın size “makam atlama” olarak geri dönme ihtimali de oldukça yüksektir! Örnek mi? Güçlü olan iktidarın kaç bürokrat aday adayı vardı? Bunların kaçının düşünce yapısı iktidarın felsefeli ile paralellik arz ediyordu? Yani kayıtsız şatsız “biat anlayışı” artık meşrulaşmaktadır!
Mevzunun diğer bir boyutu ise “yamukluk kültürü” ile alakalıdır. İfade hürriyetinin kullanılıyor olması insanların suskunluk sarmalı içerisinde olmasına engel teşkil etmiyor. Hele konu bir de seçim oldu mu, yamukluk üstüne yamukluklar gözlemlemek mümkündür. Gerçi Neumann “birey, düşüncesini zarar görmekten çekindiği için açıklamaz” dese de bu kural Türkiye’de bazen farklı işleyebilmektedir. Zira bazıları için asıl saklanan şey yamukluğudur! Onlar için önemli olan düşünce, fikir ve ideal değildir, ranttır! Bilirsiniz, rantta da her şey mubahtır!
Yani sözümüz “her devrin adamı olma” kültürünün mensuplarınadır. Bu zihniyetteki insanların sayısı az da olsa, maharetle çevirdikleri dolaplardan dolayı aslında pek bir rağbet
görürler! Bahsi geçen tipleri herkes tanır, bizim deşifre etmemize gerek yok! Kendileri menfaatlerini riske etmemek için genel de susmayı veya idare-i maslahatı tercih ederler…
İsterseniz küçük bir seçim anekdotuyla konuyu noktalayalım. Profesörün biri Rektör olacağı düşüncesiyle üç güvenilir arkadaşını yanına alır ve akademisyenleri ikna için kapı kapı dolaşır. Aldığı izlenimler çok olumludur. Gerek idare-i maslahat tekniği, gerekse dışlanma endişesi ile seçmenlerin büyük çoğunluğu suskun kalır! Durumu; “sükût ikrardan gelir” diyerek algılayan aday, artık Rektörlüğüne kesin gözüyle bakar. Nihayetinde seçimler yapılır ve adaya yalnızca iki oy çıkar! Yani yola çıktığı arkadaşlarından biri dahi kendisine oy vermemiştir. Oylama gizli olduğu için tabii olarak oy vermeyen tespit edilemez. Profesör, kahrından mı, nedendir bilinmez ama kısa bir süre sonra ebedi “sükûta” duhul eder! Kendisine oy vereceğini “sükûtları” ile ikrar edenlere ne olmuş dersiniz? Onlar her devrin adamlarıymış, yerlerinde hep durmuşlar! Ancak, kurumları bir arpa boyu kadar bile yol alamamış!
|