Kozmik Kerim’i böylesine kızdıran ne ola ki çözemedik gitti. Bak yine burnundan soluyor”, dedi, Bekir Çavuş. Lütfullah Efendi; “
Valla ben de bu kadar yıllık arkadaşız onu hiç böyle görmemiştim. Selamı, sabahı da unutmuş, “hıh” dedi de geçti gitti. Yüzüne baktın mı? Sanki duvara mıh çakıyor mübarek.”
Gövdesinin üzerinde taşıdığı kafası ile boyu orantılı, tınaz; acele adımlarla yürüyen Kozmik Kerim’in arkasından bir süre baktılar. Kaç gündür sordukları her soruya ters cevap aldıkları arkadaşlarının derdi her ne ise üzülüyorlardı. Hani derdini söylese belki derman olmak için çaba sarf ederlerdi. Ancak, bütün ısrarlarına rağmen Kozmik Kerim’in ağzından laf almak mümkün olamamıştı. Bir onlar değildi merak eden; Kozmik Kerim’i tanıyan hemen herkes onu böylesine etkileyen olayı merak ediyordu. Tanıdıkları, bildikleri Kozmik Kerim’in; mazbut, tutarlı, prensipleri olan, düzgün ve düzenli yaşantısı ile çevresindekilere örnek gösterilen bir kişi olduğunda hemfikirdiler. Onu bu derece etkileyen olay veya durum her ne ise Kozmik Kerim’i alt üst etmiş; huyunu da suyunu da değiştirmişti.
Bekir Çavuş’la Lütfullah Efendi iskemlelerini çekip oturdular, garsonun sormasına fırsat vermeden iki de demli çay söylediler. Sonra da daldılar koyu bir sohbete. Zamanın vefasızlığı, hayat pahallılığının acımasızlığı, derken laf döndü dolaştı siyasette kilitlendi. Ne olacaktı bu memleketin hali? İşsizlik alıp başını gitmişti. Lütfullah Efendi; “emeklinin hali perişan; vallahilazim geçen ay, üç aylığımı aldım daha bir ay dolmadı meteliğe kurşun atıyorum. Eh nasıl atmayayım evde iki yetişkin çocuk iş yok, harçlık yetiştirmekte zorlanıyorum! Büyüğünü bu yıl dershaneye gönderemedim; mızmızlanıp duruyor.” “Şükret, şükret”, dedi Bekir Çavuş; “senin, benim yine emekli maaşımız var, ya hiç olmayanlar, ya garibanlar ne yapsın? Dikkat ediyor musun cumalara? Her geçen cuma, cami avlusunda el açanların sayısı artıyor. İşte, yokluğun yoksulluğun resmi.”“Doğru” dedi, Bekir Çavuş. Sustular. Çaycı Fikri çaylarını tazeledi.
Saat 11 civarıydı ki kahvehanenin kapısında Kozmik Kerim göründü. Perişan bir haldeydi, acısı gözlerinden okunuyordu. Yine selam vermedi. Kapıya yakın masanın yanındaki iskemleye çöktü adeta. Bekir Çavuş seslendi;”Ne o Kerim Bey, küs müyüz ne selam var ne sabah? Masamıza da gelmez oldun artık!”, dedi. Kozmik Kerim, başı önünde zor duyulur bir sesle “yok bir şey!”, dedi. Bugün hırçınlığı üzerinde yoktu. Terslememişti arkadaşlarını.
Bekir Çavuş’la Lütfullah Efendi’nin gözleri buluştu. Aynı anda kalktılar iskemlelerinden. Kozmik Kerim’in biri sağına biri soluna oturdu. Lütfullah Efendi; “Hadi be kuzum! Biz seninle bu kadar yıllık arkadaşız, derdini söylemeyen derman bulamaz demiş büyüklerimiz. Nedir seni böylesine üzen? “Vallahi seni böyle görünce biz de üzülüyoruz”, dedi
Kozmik Kerim’in gözleri karşı duvarda asılı duran geyikli İran halısına takıldı. Göz kapakları indi kalktı. İki damla yaş yanaklarından süzülerek beş gündür kesmediği sakal kıllarının arasında kayboldu. Bekir Çavuş, bir şeyler söylemek istedi. Sustu.
Kozmik Kerim, eliyle gözlerini sildi. “Ne anlatayım, nasıl anlatayım, bilmiyorum ki…
Sonra anlatsam da ne olacak ki, benim derdim bildiğiniz dertlerden değil.” Durdu, boğazını temizledi. Ağlıyordu. “İçim acıyor Lütfullah Efendi, içim acıyor”,dedi.
Lütfullah Efendi öne doğru eğildi. “Her derdin mutlaka bir çaresi vardır, hele sen anlat! Çözümsüz görünen nice dertler… Kozmik Kerim, sözünü kesti Lütfullah Efendi’nin “Yahu niye anlamıyorsunuz? Ben de elbet biliyorum, ama bu!... Anlatılacak gibi değil ki… Hani anlatsam sadece sizin merakınızı gidermiş olacağım, hepsi bu! “Yahu anlat hele, ferahlarsın hiç değilse” dedi Bekir Çavuş. “Peki, peki” dedi Kozmik Kerim. Sonra başını önüne eğdi. Zor duyulan bir sesle: “Geçen size demiştim ya Türkan kızıma Bahçelievler’de iş bulduğumu” “He”, dedi Bekir Çavuş “çok da sevinmiştik senin adına!” “O işi nasıl bulduğumu anlatmamıştım. Dur, dur en iyisi başından başlayayım! Biliyorsunuz bizim büyük oğlanın kayınpederi Bahçelievler’de oturuyor. Yirmi gün kadar önceydi dünürler beni ve hanımı öğlen yemeğine davet ettiler, sağ olsunlar. Kalktık, gittik. Ayaklarım kırılaydı da gitmeyeydim! Neyse, yemekten sonra dünür Derviş Efendi’nin acil bir işi çıktı gitmek zorunda kaldı.
Ben de hanımlarla oldum olası evde oturmayı sevmem ya şöyle çıkıp bir dolaşayım dedim. Cadde boyu yürüyorum. Yolun Sağında bir oyuncakçı gördüm. Dükkân kapısını üstünde kocaman renkli bir tabela “Ergenekon Oyuncakçısı” Torunum Yusuf geldi aklıma. ‘Şuradan bir oyuncak alayım bari’, dedim. Tam dükkâna giriyordum ki dükkânın camındaki ilan dikkatimi çekti. “Bayan elemana ihtiyaç vardır.” Türkan kızım kaç zamandır baba iş diye kulağımın etini yiyordu.
Tezgâhın arkasında uzun boylu, orta yaşlı, temiz giyimli, yüzü güven telkin eden bir kişi vardı. ‘Selam-ün aleyküm’, dedim. ‘Aleyküm selam, hoş geldiniz efendim. Size nasıl yardımcı olabilirim.”, dedi. ‘Dükkân, yeni galiba?’, dedim. ‘Evet, geçen hafta açtık, Allah’ın izniyle.’ ‘Hayırlı olsun’ ‘sağ olun’, dedikten sonra çay içer miydiniz?’, dedi. Kendim az önce demledim diye de ilave etti. ‘Olur’, dedim. Tezgâhtan ayrıldı. Dükkânın iç bölmesine gitti. Az sonra elinde bir iskemle ile geri döndü. Oturdum. Rafları dolduran oyuncaklar dikkatimi çekti. Çok farklı dedim sattığınız oyuncaklar. ‘Evet, oyuncakların hemen hepsi ithal, modüler oyuncak satıyorum’, dedi. Terbiyeli nazik bir beyefendiydi. Kanım ısınmıştı birden. Adının Recep olduğunu, ancak kendisine “Oyuncakçı Recep” dediklerini, evli ve üç çocuk babası olduğunu İstanbul’da oturduğunu, babasının uzun yıllar önce Anadolu’dan İstanbul’a geldiğini bir çırpıda anlatıverdi. Hoş sohbet biriydi. Çok da güzel konuşuyordu. Bu arada da iki müşteri geldi dükkâna, müşterileri ile olan diyalogundan işinin ehli, iyi bir satıcı olduğu da hemen fark ettim. Neyse uzatmayayım. Dükkâna girerken camda gördüğüm tabelayı sordum. ‘İşler oldukça yoğun, bir elamana ihtiyacım var. Malum oyuncak çocuklara hitap ediyor, onun için de işten anlayan bir bayan arıyorum. Çocukların dilinden o daha iyi anlar. Bir kızımın olduğunu söyledim. Neden olmasın Ağabey, isminiz? “Kerim” dedim. Neden olmasın Kerim Ağabey”, dedi. Siz güzel bir insansınız, sizin çocuğunuz da elbet… Uzatmayayım. Torunum Yusuf’a da Recep Bey’in tavsiye ettiği, “lego playful huppy” denilen bir oyuncak seti aldım.
Türkan kızım çok sevindi. İkinci gün yine gittik Ergenekon Oyuncakçısı’na. Oyuncakçı Recep bizi kapıda karşıladı ve o gün Türkan kızım işbaşı yaptı.
Aradan kaç gün geçti bilmiyorum. Türkan kızım, anlata anlata bitiremiyordu Recep Abisini. Fırsat bulduğu an sigortasını da yaptıracakmış. İşler çok iyi gidiyormuş, iyi kazanıyorlarmış. İki haftalığını da peşin vermişti. Kazandığı ilk para ile kızım, bana bir gömlek anasına da başörtüsü almıştı. Sevinmiştik. Türkan’ın annesi, kızına; söyle bir gün eve yemeğe alalım dedi. Kızım bu davetimizi iletince Recep Bey, evlerinin bir hayli uzakta olduğundan, eşi ve çocuklarından bir akşam dahi olsa ayrılamayacağını söylemiş. Anlaşılan o ki mazbut bir aile babası idi. Geçen haftanın ortalarıydı. Dükkâna gittim. Maşallah harıl harıl çalışıyordu. Oturduk, sohbet ettik. İthal modüler oyuncak bayağı tutmuştu. Dükkânı biraz daha genişletmek istiyordu. Hemen yan tarafta küçük bir yer daha vardı, mal sahibi ile konuşmuş, kira karşılığı yaptır demiş mal sahibi. Sermayem yeterli değil diye dert yandı Oyuncakçı Recep. Biliyorsunuz ben yeni emekli oldum. Emekli maaşım da bankadaydı. Düşündüm. ‘Recep Bey’ dedim, ‘benim bankada biraz param var.’ Hemen itiraz etti. ‘Olmaz o senin yıllarının emeği, ona dokunma.’,dedi, ‘Yok’, dedim; hani Türkan kızımı da ortak etsen şöyle! Gözlerinin içinin güldü. ‘bak bu olur Kerim Ağabey, zaten biz kimin için çalışıyoruz ki… Evlatlarımız…
Uzattım galiba, her neyse, ‘ sen parayı bankadan benim hesaba aktar, biz hemen işe başlayalım. Yarın da gelirsin noterden senet yaparız.’, dedi. İkinci gün bankadan paramın bütününü kendim çektim. Götürdüm, Oyuncakçı Recep’e. Olmaz, dedi Kerim ağabey senetsiz ben para almam. Oturdu bir senet düzenledi.
Kozmik Kerim elini cebine attı. Bir senet çıkardı. Aha işte senet bu! İmzaladık karşılıklı. “Şu işleri biraz yoluna koyayım iki güne kadar da notere gidelim, ne olur ne olmaz Kerim Ağabey, ölümlü kalımlı dünya” ‘dedi. Gördüğüm kadarı ile Oyuncakçı Recep, kul hakkından korkan bir adamdı.
Geçen salı akşamı Türkan eve gelmedi. Anası merak edip duruyor ya, ben; ‘demek işi çıktı, bir şey olmaz, hem Recep abisi ile birlikte ya’ dedim, dedim de yine içime bir kurt düştü. Saat, on oldu. Türkan’dan haber yok. Giyindim, hanım, ‘ben evde duramam’, dedi Zekeriya’yı aradım. Geldi bizim oğlan. Taksi tuttuk, gittik Bahçelievler’e.
Dükkân kapalıydı. Deli olacaktım. Aklım; şüphelerin, ihtimallerin anaforunda kapılmış imdat çığlıkları ile çıkış arıyordu. Kime, niçin, ne soracaktım. Hoş, bu saatte kimsecikler de yoktu. Deli danalar gibi dönüp durdum dükkânın çevresinde. Zekeriya; ‘polise gidelim baba’, dedi. Türkan’ın anasının iki gözü iki çeşme… Ne yapacağımı şaşırdım. Polise gidelim de ne diyeceğiz. Yine de gittik Bahçelievler Polis Karakolu’na. Anlattık gece görevine kalan polislere derdimizi. Geldiler, baktılar, teselli ettiler bizi. ‘Hele bir sabah olsun’, dediler.
Tekrar döndük karakola. Oturamadım. Döndüm tekrar Ergenekon Oyuncakçısının bulunduğu caddeye. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte bir şey dikkatimi çekti dükkân kapısının üzerindeki “Ergenekon Oyuncakçısı” tabelası yerinde yoktu. Komşu ayakkabıcı geldi ilk defa dükkânını açmak için; sordum. Ergenekon Oyuncakçısının taşındığını söyledi. ‘Burada çalışan bir kız vardı’, dedim. O da oyuncakları taşıyan kamyonun ardından Recep Beyle birlikte bir taksiye binerek ayrıldı’ dedi. ‘Nereye gittiler’, dedim. Bilmediğini söyledi. Deli olacağım. Tekrar karakola koştum. Sorgu sual tutanak, derken iş adliyeye intikal etti. Savcının gözetiminde dükkânın kapısını kırarak açtılar. Dükkân bomboştu. Maliyeye, vergi dairesine gittim, adamın hiçbir yerde kaydı yoktu. Aradım, alt üst ettim koca İstanbul’u. Sordum herkeslere nerede bu Ergenekon Oyuncakçısı diye…
Ah, Lütfullah Efendi, Ah, Recep Çavuş! Şimdi ben ne yapayım? Nereye gideyim? Başımı hangi taşa vurayım?” Kozmik Kerim, şimdi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.