NEFESİN VE SESİN GÜCÜ
Sonsuzluğun uzanabildiği gök kubbenin gizemli köşelerinden damlalar süzülür yeryüzüne… İnince de her damla yeryüzüne gül olur, gönül olur, nefes olur, ses olur… Bazı damlalar da büyür, büyür de umman olur. O ummanda düğümlenir aşklar, umutlar, sevgiler, sevdalar… O ummanda; hasret vardır, hüzün vardır; sevinç vardır; umut vardır, yürek vardır, aşk vardır.
Dayanamazsınız, koşarsınız o nefesle, o sesin oluşturduğu ummanın kıyısına. Siz de nasiplenmek istersiniz Rahman’ın bahşettiği bu rahmetten. Bazen aheste çekersiniz küreklerinizi bazen de bütün gücünüzle… Kıyısı yoktur bu ummanın. Açıldıkça açılmak istersiniz. Susar aklınız, mutluluğun kolları bir ana gibi sarar sarmalar bütün benliğinizi. Tamam der, der de teslim olursunuz. Yetmez. Yüzgeç takınıp gizemli maviliklere dalmak ya da kanat takınıp uçsuz enginliklere uzanmak arzusu ile yanıp tutuşursunuz.
Ummanın nefesi, alır yüreğinizi avucunun içine. Ney yapar; üfler; kayalara çarpıp da parçalanan dalga misali binlerce parçaya bölünür yüreğiniz. Toparlanıp yeniden aslına döndürmek için olağanüstü bir gayretle çırpınır durursunuz. Ummanın sesi, tel yapar sizi gerer kemana; hüzün yapar, yükler mızraba. Sonra da dokunur tellere… O nefes, o ses gözyaşı olur süzülür yanaklarınızdan. Huzur olur, yaşamanın şükrüyle haykırmak gelir içinizden zamana “dur geçme” demek için.
O nefeste, o seste kimliğiniz, benliğiniz, beniniz saklıdır. O ses, o nefes binlerce yıllık birikimin manevi mirasıdır. Geçmişinizin hafızası; geleceğinizin rehberidir. O ses, o nefes medeniyetinizin büyüklüğünün de göstergesidir aynı zamanda.
Anadolu, böylesi nefeslerin ve seslerin yüreklendiği, vatanlaştığı, ummanlaştığı yerin adıdır. Nice canlar bu toprakta o seslerin, o nefeslerin şifahanelerinde çaresizliğine çare aramış; nice canlar da o sesin, o nefesin koruyucu hekimliğine sığınarak şifa bulmuştur.
Anadolu’nun kadim şehri; nebiler, sıddıklar, sahabeler şehri, Diyarbakır’ın gülü, “Şarkın Bülbülü” Celal Güzelses ile evliyalar diyarı Harput’un ikliminde ıslanan ve o iklimle beslenen billur sesli Enver Demirbağ da toprak olmuş böylesi damla ses, can nefeslerdendir.
Yürekleri aydınlık, yüzleri nurlu; sevdalarını olduğu kadar acılarını da içlerine gömen Anadolu’nun bu iki pınar şehrinin iki güzel insanıdır Celal Güzelses ile Enver Demirbağ. Onları dinleyen insanın yüreği, bir can kuşu olur, uçar gider doruklara. Doruklar, yankılanan o muhteşem seslerle ürperir. O sesler aştıkça dağları, tepeleri can kuşları da o seslerin ardından kanat açarlar gökyüzüne. O ses, o nefes döner durur galaksiler arasında; huzur dağıtır, nur dağıtır biteviye.
O sesle, o nefesle kalkar perde aradan: Bağıbanı bir gül için bin hare hizmetkâr eden Fuzuli’nin diyarından Ravza-i Nebiye ulaşmak için başını taştan taşa vurarak akan Fırat’ı, Dicle’yi seyredersiniz üç kutsal dinin biri birlerine en yakın olduğu topraklardan.
Yıkanır ruhunuz o sesin, nefesin elması Kuran’la.
Fatiha, kurtuluşa açılan kapıdır her mekânda.
Yıl, 1959 Ocak ayı. Diyarbakır tarihinin en soğuk kışlarından birini yaşamaktadır. Celal Güzelses, hastadır. Zatürree yatağa fena vurmuştur bu sesin sultanını. Ancak, Ankara Üniversitesi Talebe Yurdu öğrencileri her yıl olduğu gibi mezuniyet konserlerine yine Celal ağabeylerini davet ederler. Çekilen telgrafta şu cümleler vardır: “Celal Ağabey, mezuniyetimiz için verilecek konsere iştirakiniz bizlere şeref verecektir.” Celal Güzelses’in oğlu Erdem telgrafı okur, sonra babasına döner: “Baba çok hastasın gitmemelisiniz”, der. Celal Güzelses: “Beni çağıran o öğrenciler ne yoklukla okuyorlar biliyor musun? Sonu ne olursa olsun gideceğim…”
Bu yolculuk ve Ankara’da verilecek konser ses sultanının son konseridir. Diyarbakır Halk Musiki Cemiyeti elemanları ile birlikte Ankara’ya gidilir. Muhteşem bir final…
Öğrencisi merhum Hüsnü İpekçi, “Celal Güzelses’in için “ O gece, konser sonrası üstat, sabaha kadar otelde 5 battaniye altında titredi”,diyor. Diyarbakır’a dönüldüğünde çok geç konan bir teşhisle ses ustasının menenjit olduğu anlaşılır. Her türlü tedavi ve ilaca rağmen hastalığın önüne geçilemez.
Takvim yaprakları 1. Şubat 1959 gününü göstermektedir. Sabah’ın ilk saatleridir. Celal Güzelses, ateşler içinde uyanır. Eşine döner: “Nevriye, dün gece rüyamda Hz. Rufai’yi gördüm. Bana: “kalk”, dedi. “Vakittir”, dedi. “Ben gidiyorum. Söyle artık okusunlar. Palu Camisinde de sala’mı okutsunlar. Çocuklarıma söyle buraya gelsinler.”
Çocukları; Haluk, Nermin, Erdem, Nevin ve Ahmet Cevdet babalarını kaldığı odaya gelirler. Hepsi de çok üzgündür. Celal Güzelses, eşine ve çocuklarına döner: “Sevgili eşim ve çocuklarım; Hak Teâlâ ne emretmişse o olur. Ne bir dakika evvel, ne de bir dakika sonra... Ben Cenab-ı Hakk’ın keremi lütfü ile memleketim Diyarbekir’e ömrümü adayıp çok çalıştım. İstedim ki Diyarbekir türküleri ve eserlerim herkes tarafında bilinsin, okunsun, sevilsin, söylensin. Memleketimin adı zikredilsin. Yoksa müezzinliğimle ömrümü tamamlar geçinip giderdim. Diyarbekir sevdasına hiç bir maddi teklifi değerlendirmedim. Size maddi hiç bir şey bırakmıyorum. Dünya malı dünyadadır. Siz de bundan sonra çalışmaklığınızla geçiminizi sağlarsınız. Anneniz size, siz de Allah’a emanet olun. Sizi çok seviyorum. Sonrası, sonrası kelime-i şahadet. Sala’sı 2 Şubatta tekrar tekrar verilir, Diyarbakır’da, Elazığ’da, Palu’da.
Takvim yaprakları 22 Ocak 2011 Cumartesi gününü gösterir. Pencereleri biri birine bakan Anadolu’nun bu iki kültür şehrinin iki can damlası şu gök kubbede bıraktıkları hoş sedaları yine yüreklerinizi titretir; Fırat Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’nde. Yine doruklanır duygularınız; kanat kanat, kulaç kulaç…
“Daldalanım, daldalanım / Daldam yok daldalanım / Ben feleğe neyledim / Koymuyor daldalanım.” Hey koca çınar. Şarkın Bülbülü, dertlilerin derdine tercüman büyük üstat, bak daldan var şimdi; nur içinde yat.
Ya sen, Harput müziğini ve makamlarını, kendisinden sonra ki nesle yine aynı geleneksel usullerle aktaran billur ses, Enver Demirbağ, ne de içten söylerdin: “Oku yara, oku yara / Gel derdin oku yara /Sinemde yer kalmadı./ Meğer ok oku yara.”
Ok oku yardı ve sen de Hakka yürüdün.
İkinizin de mekânı cennet olsun.
|