Bir ülkede kamuoyunu yönlendirenler olarak iki kesimi hep söylerler ve denilir ki; bu iki kesim toplumun yönlendiricisi, lokomotifidir. Elbette ki bu tespit doğrudur ve toplumu yönlendirici özeliğinin yanında birde bilinçlendirmek gibi bir yükümlülükleri vardır. Peki kim bu iki kesim diyeceksiniz. Malum gündemi takip edenler bilirler...
Ama neyse biz bunu açıklayalım. Daha fazla gizemli konuşmaya gerek yok...
Aslında gizemlilik kazanma yada kazandırma yönleri de yok; oda başka bir konu...
Evet bu "kanaat önderleri" toplumda kitleleri arkasından sürükleyen hatta vücutlarına jilet atmasına sebep olan -sanatçılar/ sanatçıklar " tenzih edeceğimiz değerli sanatçı erbabı çoğunluktadır" ve politikayı şova dönüştüren siyaset cüceleridir.
İşte adalet istiyorum derken biraz da espri olsun diye yazmıştım başta ama daha sonra bunu ciddi ciddi ister oldum. Neden mi?? sıralayalım sizde değerlendirin..
Malum bir sanatçı!! büyüğümüz otel odasında kokain bulundurmaktan yakalanmış hem de bir ihbar ile.. iyi de olmuş. Daha sonra ifadesinde kullanıcı olduğunu beyan etmiş ama büyük bir hata yapmış. Allah şaşırtacak ya..
Bu ayrıntıyı bende onun sayesinde öğrenmiş oldum kullanıcı olan kişi; dört gramdan fazla bulunduramazmış ama bizim sanatçı! büyüğümüz 7 gram bulundurmuş ve satıcı kategorisine geçmiş.
Şimdi bunları neden yazdınız diye sorgular bir tavır görüyorum. Haklısınız da hem de ben bu kişi için çığırtkanlık yapıyorum adalet istiyorum diye!!!
Ama daha bitmedi, şimdi can alıcı konuya giriyorum...
Üç gramlık fark yüzünden satıcı olarak değerlendirilen birisi suçludur kanun böyle der. Şeriatın kestiği parmak acımaz Amenna...
Peki şimdi o kanaat önderleri kisvesine soktuğumuz siyaset cücelerini ele alalım ve düşünelim 3 gram fark yüzünden satıcı olan birisi suçlu, peki bu ülke de tüyü bitmemiş yetimin hakkını satarım diyenler ne oluyor!!!!
Bu ülkede ekonominin mihenk taşı diyebileceğimiz kurumları, kuruluşları, stratejik öneme haiz devlet teşekküllerini satanlar ne oluyor. Allah aşkına adalet istiyorum derken hatamı yapıyorum. Siz ne dersiniz.
Zaferle sona eren Kurtuluş Savaşı'nın ardından, Lozan'da barış görüşmeleri başlamış, bu görüşmelerin kesintiye uğradığı sırada yeni devletin ekonomi siyasetini saptamak amacıyla İzmir'de, 17 Şubat - 4 Mart 1923 tarihleri arasında "Türkiye İktisat Kongresi" toplanmıştı. Kongreye işçi, çiftçi, tüccar ve sanayici kesimlerinden 1135 delege katılmış ve Kongrenin açılış konuşmasında da Mustafa Kemal, ekonominin devlet ve toplum yaşantısındaki yerini şöyle vurgulamıştır:
"Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yıkıntılar ve felaketler bunların tamamı, meydana geldikleri zamandaki ekonomik durumla ilgilidir. Efendiler, tarih milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini ararken, birçok siyasi, askeri, toplumsal nedenler bulmakta ve saymaktadır... Fakat bir milletin doğrudan doğruya yaşamı ile, yükselmesi ile ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir... Gerçekten, Türk tarihi incelenirse, bütün yükseliş ve çöküş sebeplerinin bir "iktisat" sorunundan başka bir şey olmadığı anlaşılır... Yeni Türkiye'mizi layık olduğu düzeye ulaştırabilmek için, kesinlikle ekonomimize birinci derecede önem vermeliyiz."
Evet o tarihte Başbuğ Atatürk bunu tespit etmiş ve bu tespitler doğrultusunda aldığı kararları uygulamış. Sonuçta nasıl bir Türkiye bırakmış sayılarla verelim:
İlk önce Kongre'de TBMM'ye verilmek üzere bir "İktisadi Esaslar Programı" da hazırlandı. Ekonomiyi yabancıların baskı ve yönlendirmelerinden kurtarmayı amaçlayan bu "mili ekonomi kararları"nda şunlar yer alıyordu:
1) Ham maddesi yurt içinde yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dallarının kurulması,
2) El işçiliğinden ve küçük imalattan fabrikaya veya büyük imalata geçilmesi,
3) Üreticinin, ihracatın ve işçinin korunması,
4) İşçiye sendika hakkının tanınması,
5) Demir yollarının geliştirilmesi,
6) Özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankasının kurulması.
Bu kararlarla yarı sömürge ekonomisi anlayışından milli ekonomiye geçişin temelleri atıldı. Öncelikle tarıma dayalı bir ülke olan Türkiye'de tarım sektörünü ele alarak milli bir tarım politikası izlenildi. Daha sonra istihdama dayalı sektörü canlandırmak için ilk aşamada on altı fabrikanın değişik bölgelerde kurulması kararlaştırıldı. Bunlar belli bir plan çerçevesinde aşama aşama uygulandı. Planda öngörülen fabrikalar, süresinden önce bitirildi ve faaliyete geçirildi. Bu sayede Anadolu; Sümerbank ve İş Bankası'nın katkılarıyla birçok modern sanayi tesisine kavuştu. Kayseri, Malatya, Ereğli ve Nazilli'de "pamuklu dokuma", Gemlik'te "suni ipek", Bursa'da "yünlü dokuma", İzmit'te "sellüloz ve kağıt", İstanbul Paşabahçe'de "şişe ve cam", Beykoz'da "deri ve kundura" fabrikaları kuruldu. Ağır sanayinin öncüsü olan Karabük Demir Çelik Fabrikası da 1939'dan itibaren işletmeye açıldı.
Peki bu şerait sağlanmadan önce ülkenin ekonomik durumu nasıldı? Yatırım yapacak imkanlarımız varmıydı? 1923, 1937 ve 1943 yıllarındaki ekonomik durumun daha iyi anlaşılır olması için tablo halinde verelim:
Yıl İthalat İhracat Fark Milyon (TL)
1923 144.8 84.7 -60.1
1937 114.4 138.0 +23.6
1943 203.0 257.1 +55.8
Evet hangi şartlarda kurulduğu her Türk vatandaşının bildiği Türkiye Cumhuriyetinin 1923-1943 yılları arasında, yani yirmi yıllık zaman dilimindeki gelişmişliğinin altında hangi ekonomik şartlar vardı. Bugünkü durumdan daha iyi, ekonomisi daha güçlü bir devlet mi almıştı Atatürk.!!
Yoksa biz satıcılar güruhuyla mı? baş başa kalmışız...
Adalet İstiyorum.....
Bu ülkede tüyü bitmemiş yetimin. Öksüzün malını satanlara karşı....
Bu ülkede ekonomiyi yukarıdaki durumdan alıp, bugünkü hale getirenlere karşı.....
İnsanları psikolojik harbin gerekleri olan korku, endişe ve şüphe içine düşürerek kandıranlara karşı....
Geleceğimizi, gençliğimizi, umutlarımızı elimizden alanlara karşı.....
ADALET İSTİYORUM.....
Aktif birey olmanın ne kadar elzem olduğu daha anlaşılır olmuştur umarım....