MÜSLÜMAN RİYAKAR OLAMAZ...
NOT: öncelikle yazımın uzun olduğunu ama sizleri sıkmayacağını umut ederek yazdığımı belirtmek istiyorum. Ama Allah rızası için lütfen okuyunuz...
Her toplumun gerek inançları ve gerekse gelenek ve göreneklerine göre bir duruşu olmalıdır. Zaten bu özellikler; o toplumun dinamizmi ve varoluş sebepleridir.
Duruma göre yada yeni moda deyimiyle konjonktüre göre şekillenmemelidir bu duruşlar, özellikler değil mi!
Türk toplumunun büyük ekseriyeti İslam’la şereflenmişlerdir ve bu inanç manzumesinin hiçbir yerinde riyakarlığa dair esame yoktur...
Ama günümüzde bunun yansımalarını görünce hele de İslam’ın faziletinden çokça nasiplendiği hatta kanaat önderi! Olarak kitleleri yönlendirdiği herkes tarafından kabul edilen hoca efendilerde görünce en hafif deyimiyle hayretler içinde kalıyorum...
Bunun yanında siyaseten de liderlik! yapanlarda da bu hasletleri görmek ayrı bir üzüntüye gark ediyor insanı...
Bunları neden yazdım...
Malum gündem referandum.
İnsanlar EVET, HAYIR konusunda karar verebilmek için kanaat önderlerinin ve siyasetçilerin ağızlarından çıkacak bir lafa bakıyorlar.
Sayın Başbakanın toplum üzerindeki ikna edici konuşmalarını ve tavırlarını yada muhalefet liderlerinin beceriksizliklerini ayrı bir satırbaşıyla daha sonra ele alacağım. Ama kanaat önderlerini; dünü, bugünü ve yarınıyla bu yazımda ele almaya çalışacağım...
12 eylül ile ilgili anayasa maddesinin yılmaz savunuculuğunu yapan Samanyolu, ülke tv gibi kanallarda konuşmacı olarak katılanlara da defaten elektronik posta yoluyla aynı açıklamaları ve yazıları gönderdim. Lakin işlerine mi gelmedi yoksa birilerinin kontrollerine mi! takıldı bilmiyorum ama hiçbir değerlendirme görmedim.
Yazdığım mesajı kısaca sizlere de aktarayım buradan.
Kenan Evren ve saz ekibi 12 eylül sabahı yönetime el koyduklarında binlerce insan cezaevlerinde zulümlere, insanlık dışı muamelelere uğradı. O günlerde yazar, çizerlerin bir kısmı fikir ve görüş ayrımı yapmadan eleştiri yapacak olduklarında karga tulumba tevkif edildiler, işkencelere uğradılar.
Ama bir kısım yazarlarda ihtilalin kurtuluş olduğunu ve ihtilali yapanların bir kurtarıcı olduklarını dergilerinde, gazetelerinde yazmaya başladılar.
İşte belge...
Karakol, sükûnetin, huzurun ve emniyetin remzidir. Ondaki düzen, huzur ve orada gözlerin uyanık oluşu, umumî emniyet ve muvâzenenin en büyük teminâtıdır. Ondaki kargaşa ve bunalımlar ise, arkasındaki topluluklar için en büyük felâkettir.
Anadolu, yıllar yılı kendine bağlı dünyalara karakolluk vazifesini gördü. Geçmiş asırlarda dünya emniyet ve muvâzenesinde, en şerefli vazifenin ona ait olduğunda hiç şüphe yoktur.
Sonra, sırasıyla, onun livâları, sancakları birer birer kopup gitti. Fakat o, bütün rasânetiyle mevcudiyetini muhafaza etti ve yerinde kalabildi. Değişen bayraklar, yırtılan sancaklar yanında, asâlet ve özünü koruma sadece ona müyesser oldu.
Evet, bütün bir geçmişiyle, ellibin defa, temiz bünyesine mikroplar saçıldı. Ve gülendam kâmeti yüzlerce defa ırgalandı; ama o, hiçbir zaman tamamiyle yerinden sökülemedi ve mağlup edilemedi...
Diye başlayan SON KALE adlı makalede sayın hoca efendi! İhtilali yapanlara methiyeler düzüyor ve son satırda ise şunları yazabiliyor...
Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar[6] bertaraf edilebilsin...
Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz...
Sızıntı, Ekim 1980, Cilt 2, Sayı 21
http://tr.fgulen.com/content/view/10747/3/
Peki bugün ne diyor hoca efendi! hem de ülkücüleri kullanarak...
Fethullah Gülen 12 Eylül de yapılacak referandumla ilgili çarpıcı tespitlerde bulundu.
Referandum öncesi tavrını açıklayan Fethullah Gülen, "İmkan olsa mezardakileri bile kaldırarak referandumda Evet oyu kullandırmak lazım. Ben zannediyorum kalkarlar da" dedi
12 Eylül da yapılacak anayasa değişikliği referandumu için hükümete Pensilyvanya dan destek geldi. 1999 dan bu yana ABD de yaşayan Fethullah Gülen, "Anayasa değişikliği milletimizin istikbali için desteklenmeli" dedi. Cemaatine yakın internet sitelerinde yer alan açıklamasında Gülen şunları söyledi:
Şahsi Saltanatlar
12 Eylül, 12 Mart ve daha önceki 27 Mayıs darbeleri, hiçbir mantığa dayanmayan ve millet adına hiçbir yarar vadetmeyen bir çeşit sindirme ve herkese haddini bildirme, sonra da iktidarı ele geçirme ve şahsi saltanatları devam ettirme hareketleriydi. Bazı kimseler, gemilerini yüzdürmek için kan seylaplarına ihtiyaç duymuş; bu milletin evladını sağcı ve solcu olarak cephelere ayırmış ve vuruşturmuş; nihayet akıttıkları kan, irin ve gözyaşından istifade ederek kendi otağlarını kurmuşlardı.
Solcular da Samimiydi
12 Mart döneminde hapiste kaldığım süre içerisinde hem ülkücüler arasından hem de sol kesimden çiçeği burnunda tığ gibi delikanlı arkadaşlarım oldu. Oturup konuştuğum zaman hepsinin görüşülüp konuşulabilecek insanlar olduklarını gördüm. Aynı silah ve kurşunla birbirini öldüren her iki taraftan, (hem ülkücüler hem de solcular arasından) bu insanların çoğunu o kadar samimi, o kadar saf ve duru buldum ki, kalblerine bir Allah la irtibatı ve Efendimiz e bağlılığı koysanız sahabe gibi samimi insanlardı.. Gönül verdikleri davada başka beklentileri yoktu. Fakat, bu temiz vatan evladı bölüklere ayrılarak senelerce vuruşturulmuştu.
Yeterli Değil Ama...
Maalesef, Avrupa Birliği ne namzet olan ve Orta Doğu da yeni açılımlar gerçekleştiren ülkemizin ihtiyaç duyduğu şekilde bir Anayasa değişikliği yapılamadı. Fakat, yapılması gerekenlerin yapılamaması açısından maalesef desek de, bir kısım cellatlıkların ve farklı vesayetlerin önünü almaya matuf bir iki maddenin değişikliği bile çok önemlidir.
Önemli Bir Adım
Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda Evet oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da.. Ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır?
Hesaplaşma Değil
Bazı siyasiler referandumu kendi hesaplarına değerlendirmeyi düşünüyor olabilirler. Fakat, ben o meselenin millete yararlı olup olmamasına bakarım. Bu açıdan, referandumu siyasi olarak görmemek ve ona millete kazandıracakları zaviyesinden yaklaşmak lazımdır. Referandum un sadece 12 Eylül ün kirlerini temizlemeye ve darbecilerle hesaplaşmaya vesile gibi gösterilmesi de doğru değildir. Bu sayede darbecilerden intikam alınacağını düşünmek yanlıştır; Mü minler intikam peşinde olamazlar. O paketin içinde milletimizin istikbali için çok önemli maddeler var; bu itibarla da değişiklik paketi bu yönüyle desteklenmeli ve Evet oyları böyle bir niyetle verilmelidir?"
Evren i Din Dersinden Dolayı Destekledim
Gülen daha önceki açıklamalarında 12 Eylül cuntasının lideri Kenan Evren e "cennetlik" dediğinin hatırlatılması üzerine ise şunları söyledi: Güzellik, hayır ve iyilik adına, ister harekete, ister size, ister Müslümanlığa ve isterse de ülkemizin istikbal ve ikbaline hizmet etmiş herkesi (kim olursa olsun) takdir eder ve hayırla anarım. Merhum Turgut Özal ın iyiliklerini görmezlikten gelemem. Bülent Ecevit Bey e makamı cennet olsun diyorum. Sözden anlayanlar bunun ne demek olduğunu bilirler?" Hazreti Üstad diyor ki; Her mü minin her sıfatı mü min olmadığı gibi; her kâfirin her sıfatı da kâfir değildir. Yanlış anlaşılmasın, ben kimseye kafir demiyorum. 12 Eylül bir kötülüktür; fakat o darbeyi gerçekleştiren ve kötülük yapan bir insanın da iyi yanları olabilir; ben güzel bulduğum bir davranışı takdir ettim. Kenan Evren mekteplerde seçmeli olan din ve ahlak derslerini mecburi hale getirdiğinden dolayı, bir röportajda dedim ki; "Eğer bunu gönlünden gelerek samimiyetle yaptıysa, Allah bu yüzden onu affeder." Bugün de şu ya da bu partiden birileri yine ülkemizin istikbali ve ikbali adına olumlu şeyler söyler ve yaparlarsa, ben onlar için de Firdevs gibi bir destan yazarım. Bu, hakkın hatırınadır; hakkın hatırı ise âlidir.
Sayın hoca efendi! Sızıntı dergisinde 12 ekim 1980 de yazılan yazının da sizin kaleminizden çıktığı gün gibi belli “konjonktür” gereği mi? yazılmıştı...
İşte riyakarlık...
Hoca efendi! Riyakarlıkta Müslüman’a yakışmayan bir haldir...
Gelelim siyasetçilere...
Sayın başbakan referandumda evet çıkması halinde bir sonraki aşamanın istenen değişikliklere temel teşkil edeceğini beyan ederek “ bu referandum bir manifestodur... evet çıktığı taktirde istediğimiz ve arzu edilen anayasayı çıkartmanın yolu açılacaktır” diyorlar.
Peki anayasa değişikliği nelere yol açacak sorusuna cevap aramadan önce bu Kürt açılımı, demokratik açılım, hak ve özgürlükler hareketi.... gibi devşirme görüşlerin söylendiği tarihi ve süreci izlemek gerek diyorum...
Diyarbakır gezisi sırasında başbakan silahların bırakılması çağrısını dile getirilmiş ve yine bu gezinin öncesinde ilginç bir gelişme yaşanmış ve “Aydınlar bildirisi” yayınlanmıştı. Bu bildiride malum istekler dile getiriliyor ve istek sahibi “Aydınlar” 10 Ağustos 2005’te başbakanla görüşüyorlardı. “Aydınlar”la görüşen başbakan iki gün sonra Diyarbakır’da "Türkiye’de Kürt sorunu vardır; bu konuda devlet geçmişte hatalar yapmıştır; bu sorun ancak daha fazla demokrasi üreterek çözülebilir" diyordu.
Bu açıklamayı duyan PKK/KONGRA-GEL adlı terör örgütünün başı Zübeyir Aydar memnuniyetini dile getirdikten sonra amaçlarının “Kürt sorununun adını koyan başbakan’ın elini güçlendirmek” olduğunu söylüyordu. Üstelik “bir ay eylemsizlik kararı alarak” desteğini esirgemeyen Aydar, “Başbakan Diyarbakır’da konuştu. Biz ise adım attık. Erdoğan’ın bu yeni söylemini önemsiyoruz” demişti.
“Daha sonraki süreç ise çok daha ilginç bir hale dönüşüveriyordu. Çünkü toplumda bu sözlere tepkiler çığ gibi büyümüş ve o dönemde yapılan anketlerde AKP’nin oy oranı %30 civarlarına gerilemişti.”
2005 Ağustos’unda böyle diyen başbakan daha sonra ağız değiştiriyor ve 6 Aralık 2005’te Yeni Zelanda da "Kürt kökenli vatandaşların sorunu, Türk vatandaşların sorunu kadardır. PKK nın Kürt kökenli vatandaşlar üzerinden nemalanma sorunu vardır. Bölücülük sorunu vardır" diyerek çark ediyordu.
Şaşırmamak gerekli çünkü başbakan; Diyarbakır’da “kürt sorunu vardır” demeden önce 11 Nisan 2005 günü Norveç’te "Bizim Kürt sorunumuz yoktur" demişti. (toplumdaki tepkilerden dolayı o günlerde danışmanlarının yönlendirmelerindeki hatalardan dolayı Yaklaşık dört ayda bir fikir değiştiriyor sayın başbakan…)
Sayın başbakanın bu ani fikir ve söylem değişmelerinin temelinde o günkü gerek parti içi ve gerekse okyanus ötesindeki gelişmelerin etkisi çoktu. Misal partisinde 70 tane Kürt kökenli vekil olmasını ve sıkıntılı bir dönemde bulunduklarını parti yöneticilerinin dahi söylemeleri....
Daha sonraki süreçte devletin kurumlarından dahi itiraflar gelmeye başladı...
MİT eski müsteşar yardımcılarından Cevat Öneş “PKK ‘nın bitirilmesi karşılığı Kürdistan’ın kurulması ve tanınması konusunda anlaşıldığını” iddia ediyor. Leyla Zana adlı şahıs ise 10-15 yıla kadar eyalet sistemine geçileceğini söylemişti, ya seve seve ya da diğer türlü!
Bu dönemlerde iddialar, açıklamalar gırla gidiyordu. Hatta DYP’nin genel başkanlığını yapan Mehmet Ağar muamma ve şaibelerle dolu bir açıklama yapmıştı.
“dağdakiler silahlarını bırakıp düz ovada siyaset yapsınlar” demişti. Toplumda aşırı tepki alan bu açıklamadan daha uçuk açıklamalar yapan başbakan ise ne hikmetse es geçilmişti...
Şahsen bir Türk Milliyetçisi olarak savunduğumuz ve dünde başbakan yardımcısı sayın ÇİÇEK’in söylediği! Tek millet, Tek devlet, Tek dil, Tek Bayrak anlayışı yine AKP’nin 2007 yılındaki açıklamalarıyla silinebileceği mesajı verilmişti...
İşte o mesaj...
08.11.2007 tarihinde yaptığı kongre ve daha önce Diyarbakır’da kabul ederek parti programı haline getirdiği “Siyasi Tutum Belgesi” dir.
Bu belgede “ulus devletlerin halklara demokrasi ve özgürlük yerine baskı getirdiği açıktır” denilerek tek devlet anlayışı hedef gösterilmektedir. “Tekçi devlet yönetimi anlayışının sorunların ve krizlerin başlıca nedeni” olarak gösterildiği belgede başta Kürtler olmak üzere diğer (!) gruplara da sistematik bir asimilasyon uygulandığı iddia edilmektedir. Bir başka yerde ise ulus devlet sisteminin karşılaştığı hazin sonuçlara (!) örnek vermek için parçalanmış, işgale uğramış, hergün katliamların ve tecavüzlerin yaşandığı Irak’a atıfta bulunularak aba altından sopa gösteriliyor. İşin ilginç yanı ise TOBB, TESEV, TÜSİAD, SHP ve CHP raporları da bu görüşe göre daha önce raporlar hazırlamışlardı...
bu anayasa paketindeki tanımlanması bukalemun gibi isim değiştirse de temelde niyetleri açık olan “hadi ben son tanımlamasıyla vereyim” demokratik açılım sonucunda gerek "imralı canisinin" ve gerekse diğer legal yada illegal örgütlerin temel istekleri ve beklentileri ortak bir söylemde yer buluyor...
*Türk anayasasının değiştirilmesi, Kürt ve Türk terimlerinin anayasada birlikte yer alması ve Türk devletinin bu iki unsurdan oluştuğunun kabul ve ilan olunması,
* Kürdistan olarak tanımlanan yerlere muhacir yerleştirilmemesi ve buradaki köy ve kentlerin isimlerinin değiştirilmemesi,
*Kürdistan şehirlerine aslı Kürt olan idarecilerin yollanması,
*Türkiye’deki Kürdistan’da resmi dilin Kürtçe olması, okullarda Kürtçe eğitim verilmesi, *Kürtçe radyo ve televizyon kurulması ve Kürtçe kitap, mecmua ve gazete neşrinin sağlanması,
*Devletin Kürdistan’ın kalkınması için mali ve iktisadi tedbirler alması, bölgeden çıkan petrol gelirinin %’74’ünün Kürdistan’da sarfedilmesinin sağlanması.
*Ateşkes sağlanması; devletin askeri operasyonları ve silahlı mücadeleyi durdurması.
*Genel af çıkarılması.
*Özel Tim gibi resmi-sivil birliklerin Kürdistan dan geri çekilmesi.
*Köy koruculuk sisteminin kaldırılması.
*Türkiye de Kürt sorunu ve çözümünün tüm yönleriyle ve her düzeyde özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortamın sağlanması.
*Askeri operasyonlarda zarar görenlerin zararlarının devletçe karşılanması.
*Türkiye devletinin politik, hukuksal ve idari düzeninde Avrupa Birliği standartlarında demokratik reform ve değişikliklerin yapılması...
*Kürtçe nin ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi; Kürtçe dilinde ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim-öğretim hakkının sağlanması; Kürtçe dilinde yazılı, sözlü ve görsel her türlü basın ve yayın hakkının geçekleştirilmesi. Kürtçe yayın yapan radyo ve televizyonların kurulması.
*Kürt ulusal kimliğini ve Kürdistan ı esas alan etnik veya bölgesel nitelikli politik partilerin kurulması ve bunlara Türkiye de politik faaliyet özgürlüğünün tanınması.
*Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi temsilcilerinin gözetiminde, Türkiye de nüfus sayımının yapılması; Kürt nüfusu ve Kürtçe konuşanların sayısının tespit edilmesi...
peki bu istekler karşılanabilir mi? yada bu isteklerin hangileri gerek siyasiler ve gerekse sivil toplum örgütlerince dillendirilebiliyor? Birde buna bakmak lazım...
BTP’li Emine Ayna, gerek Diyarbakır’da ve gerekse diğer illerimizde yaptığı referandumu boykot konuşmalarında ne diyor?
Kimse bize zorla Türksün dedirtemez. Biz haklarımızı istiyoruz. Nedir bu haklarımız? Kendi dilimizi, kendi bayrağımızı....(daha fazlasını yazamıyorum).
Diyarbakır’da yapılan DTK (demokratik toplum kongresi)’nde geçen hafta Osman Baydemirin Tunceli’de dile getirdiği özerklik şiddetli bir şekilde dillendirildi. Ve bunun için referandumda evet istendi.
Daha fazla yazmayacağım sinirlerim harap oldu. siz değerli okuyucularımın da fazla gerilmemesi adına bundan sonrasını sizlerin vicdanlarına, akıllarına ve bu ülkeye olan bağlılıklarınıza bırakıyorum.
Yazımın başında da dedim ya Müslüman riyakar olamaz, olmamalı...
|