TARİHİ DOĞRU OKUYUP DOĞRU YAZMAK
Tarih,18 Ocak 1919,
1. Dünya savaşı sona ermiş.
Yer: Paris Versailles Sarayı’nın ünlü Aynalar Galerisi
Galip devletler İngiltere, Fransa, Japonya, İtalya
Bir devlet daha var: Amerika
İştahla, şevkle, ihtirasla Osmanlıya kefen biçiyorlar.
Osmanlı’nın egemen olduğu toprakları paylaşıyorlar.
Çanakkale’de dize getiremedikleri Osmanlıyı
Her devlet kendi çıkarlarını en iyi şekilde gerçekleştirecek yolu arama çabası içinde.
Vuruş tek noktaya: Osmanlı’ya.
Konferansta ABD’yi temsil eden onun anlı şanlı Başkanı Wilson
Bir ara Türklerin Ön Asya’dan çıkarılmasının şart olduğunu söyleyen sonra da bundan vazgeçen başkan.
Adı ne bu toplantının:" Paris Barış Konferansı!"
ABD ve onun anlı şanlı Başkanı Wilson’un cebinde 14 maddelik bir öneriler paketi var.“Milletler Cemiyeti”ni kurma planı. Hani şu daimi üyeli, daimi üyelerinin isteklerini meşrulaştırdığı Milletler Cemiyeti. Wilson’un cebinde bir de parçaladıkları Osmanlı’dan doğacak ülkeleri gösteren bir de harita var Doğu Anadolu toprakları üzerinde de kurulacak büyük bir Ermenistan Devleti ile Güney’de kurulacak bir Kürdistan Devleti…
Wilson’un cebindeki 14 maddelik öneriler paketinin 12. maddesi: “Bugünkü Osmanlı Devleti’ndeki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı”, dedikten sonra: “Osmanlı yönetimindeki diğer uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır.”, devam ediyor. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslar arası güvencelerle gemilerin özgürce geçişlerine ve uluslar arası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.” (Çok sonraları Wilson ilkeleri genişletilerek " Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi" ve "Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi" adı altında toplanıyor ve 1976 da ABD nin baskısı ile Birleşmiş Milletler tarafından bu ikiz sözleşme kabul ediliyor.)
Temelinde ABD’nin görüşlerini ifade eden bu ikiz sözleşme defalarca pişirilerek Türkiye Cumhuriyetine kabul etmesi için dayatılıyor. Her seferinde ulusal birliğe zarar verir düşüncesi ile reddediliyor.
Tarih: 04 Haziran 2003… 59. Hükümet bir gece operasyonu ile hiçbir çekince konmadan bu iki sözleşmeyi: “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar Arası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun" (Kanun NO: 4867) "Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar Arası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” (Kanun NO: 4868) şerhsiz olarak kabul ediliyor ve kanunlaştırılıyor.
İktidarda AKP hükümeti var. CHP ve MHP muhalefet partileri aman AB’ye karşı olduğumuz söylenir diye sessiz kalıyorlar.
AKP’nin her gönderdiği kanunu gerekçe göstererek ret eden veya geri gönderen zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de hemencecik bu kanunu onaylıyor. 04 Haziran 2003 (İnşallah, ileride bu ülkenin çocukları bu tarihi; ülkelerinin, tarihlerinin ve talihlerinin dönüm noktası olarak hatırlamazlar.)
Nedir bu ikiz sözleşmelerin önemi? Nedir bu kanunların doğuracağı tehlikeler?
Kanunun maddelerine bakmak gerekir elbet. Bir de doğurduğu ve doğuracağı sonuçlarına: İşte çekincesiz kabul edilen kanunun ilk üç maddesi:
Madde 1: Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerin serbestçe sürdürebilirler.
Madde 2. Bütün halklar, ........, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiçbir koşulda yoksun bırakılamaz.
Madde 3. ...... bu sözleşmeye taraf bütün devletler, kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir ve Birleşmiş Milletler şartının hükümlerine uygun olarak bu hakka saygı gösterir.
Niyet önemli tabii… Ucu açık bu ikiz sözleşmeleri kabul ettirdi ya ABD ve AB işin ucunu bırakacak değil. Şimdi de haydi uygula diyor. İşte iktidarın söyleyemediği, muhalefetin içinde ne var ardından ne gelecek bilemediği “açılım” bu. Kısacası ulus devletin imha planı…
Tutar mı? O, bizim göstereceğimiz duruşa bağlı.
…
Elbette ki kolay gelinmedi buraya. Elin oğlu sabırlı, sabırlı olduğu kadar hesaplı, kitaplı, planlı, programlı… Dönün bakın 80 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişine. Ayna tutun millet hayatındaki şu kısacık zaman dilimine. Her şey ayan beyan… Suç da, Suçlu da…
Eloğlu ne yaptı? Biz ne yaptık…
1950 yılına kadar kapandık içimize.
Sonra birden açıldık.
Tam da istedikleri gibi…
1954 yılında Adana- İncirlik’i üs olarak tahsis ettik Amerikalılara…
Darbe yaptık 1960’da. Araştırın bakalım darbenin ardındaki güç kim? Niçin yapılmış bu darbe?
Türkiye’de 1970’de muhtıra ile hükümet devirdik. Soruşturun bakalım 12 Mart Muhtırasının ardındaki güçler kimler? Niçin verilmiş muhtıra?
Türkiye’de 1980’de bir darbe daha yapıldı. Biz, biz yaptık diyoruz ya inceleyin bakalım darbenin arkasında kimler var? Hangi çapanoğlu çıkar? Nasıl hazırlanmış bu tiyatro oyunu ve nasıl oynanmış? Sonuçta neler olmuş?
Türkiye’de 28 Şubat kararları alındı. Kararın ardındaki irade kim? Neydi 28 Şubat kararlarının temel dayanağı: "Laik Cumhuriyet elden gidiyor!" " İrtica kapıya dayandı!" " "Şeriat geldi, gelecek!" “Önceden hazırlanmış senaristi, oyunu, oyuncusu belli, senaryolar… Siz Türkiye’de şeriat devletinin kurulacağına ihtimal veriyor musunuz? Hem O meşhur ihtilalların ardındaki güç, şeriat devleti kurdurur mu? Hilafet kaldırıldığı zaman bir yerlerine kına yakanlar şeriatla idare edilen bir devlet isterler mi?
Peki, nedir bütün bunların altında yatan gerçek ne?
“Türk milleti ile ordusunun arasını açmak. Sen misin dünyanın ikinci büyük ordusu? Al işte!” dedirtmek… Ordunun olmadığı veya değerlersizleştirdiği bir ortamda ülkeyi gıdım gıdım bölüp parçalamak… Ulus devleti yıkmak... Çuvalın amacı ne idi dersiniz? Ya sonra günümüze kadar süren ve ne kadar süreceği de belli olmayan ordu üzerine yazılan ve oynanan senaryolar… Bana Türk halkının ordusuna bakışının değişmediğini kim iddia edebilir? Bir taşla birkaç kuş vurmak…
Her şeyin temelinde ne var?
Elbette ki eğitim.
Bir dönün Türk eğitim pardon “öğret-tim” sistemine bakın.
Ne görüyoruz Türk “öğret-tim” sisteminin temelinde: Yarı cahil yetiştirme programları… En son gelinen nokta insanın düşünme melekelerini yok edici başkalarının düşüncesinden hangisi doğru? Beş seçenekli bir ucube… Yalan yanlış bir tarih…
Amaç: kutsallarını hor gören aşağılayan insan yetiştirmek…
Basit bir örnek:
Bizde kutsal denildi mi akla ilk gelenlerden biri nedir? Vatan… Yani kutsallaşmış toprak. Her karışı için kan döktüğümüz değer…
Hani şu son zamanlarda peynir ekmek gibi yabancılara satılan toprak…
Sözde sınırları kanla çizildiği ifade edilen ancak şimdilerde mayınlı arazilerin temizlenmesi için açık artırma ile bilmem kaç yıllığına kiraya verilmeye çalışılan toprak.
Şimdi: “Eh ne var bunda kardeşim” diyenleriniz olacak.”
“Kardak kayalıkları için gemi yüzdürdük de ne oldu?” diyenleriniz olacak.
“Canım şu otuz küsur yıldır başımızı ağrıtan Kıbrıs’tan vazgeçsek kıyamet mi kopar”
diye düşünenlerinizin şimdilerde eylem moduna geçtiklerini ve bu dertten kurtulamıyoruz diye rahatsızlandıklarını biliyorum.
İşte bütün bunları gayet rahatlıkla düşünür veya telaffuz eder hale geldik, getirildik. Geriye ne kaldı ki…
Hepsi bu kadarla kalsa iyi…
Sen, Cumhuriyet’in ilk yıllarında 12 adet uçak üreteceksin sonra nedenini bilinen ama pek çok olayda ve durumda saklanan bir anlayışla ürettiği uçakları imha edeceksin. Aradan seksen yıl geçecek bırak otomobili bir telefon cihazı dahi üretemeyeceksin. Üstelik her şehrinde bir üniversite her üniversitende de mühendislik fakültesi açmana rağmen. Peki sen ne yapacaksın? Fındık toplayacaksın bol bol sonra izin verildiği ölçüde şeker pancarı ekeceksin. Hem pamuk neyine yetmiyor ki. Bak ekmediğin arazinin dönümüne dünya bankası şu kadar da karşılıksız para veriyor. Daha ne istiyorsun? Bırak otomobili de gelişmiş ülkeler yapsın. Sen beş bin kişi çalış fındık üret ben beş yüz kişi ile uçak. Nasıl olsa senin ürettiğin ile benim ürettiğimin getirisi müsavi.
Her şey güzel hoş da senin ey ABD ne işi var Irak’ta?
Bir milyon insanı katleden veya katlettiren…
İki milyon insanı sakat bırakan veya bıraktıran… Sayısız Müslüman kadının isteyerek veya zorla ırzına geçen ABD senin ne işi var Irak’ta?
Ha sahi! 1980- 1988 yılları arasında bir İran –Irak Savaşı vardı. Ne oldu?
1979’dan beri Afgan halkı hep savaşıyor. Düşünün savaş başladığında delikanlı olan bir Afganlı yaşıyorsa bugün dede.
Ya koruyacağım diye Birleşmiş Milletler askerlerine teslim edilen Bosna’da Hollandalıların görmemek için elleri ile yüzlerin kapadıkları Bosnalı Müslümanlar…
Filistin ne zaman insanca yaşayabilecek?
Liste uzun…
Wilson’un Milletler Cemiyeti 2. Dünya Savaşını önleyemeyince kılık ve renk değiştirerek Birleşmiş Milletler adını aldı. Birleşmiş Milletleri kuranlar daimi üye ilan ettiler kendi kendilerini. Daimi üyeler: ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa.
Kuruluş amacı ne idi BM’nin?
Üye ülkeler arasında güvenlik ve barışı korumak:
Koruyorlar da nitekim: Rusya, Asya’da; Çin; Doğu Türkistan’da; ABD; Orta Doğuda, Irak da, Afganistan’da… Düne kadar İngiltere’nin Hindistan’ı; Fransa’nın Cezayir’i koruduğu gibi…
Sen bu hakkı korunanlardan farklı mısın? “Evet, Farklısın.”
Yalnız farklı olmakla kalsan iyi bir de sana yapılanlara ve olanlara karşı hala ayaktasın ya bu yetiyor adamlara. Seni hâlâ Osmanlı görüyorlar. İslam ile birlikte adaleti, insanlığı taşıyan; mazlumun kılıcı, zalimin korkulu rüyası olan Osmanlı… Ya silkinirlerse yattıkları uykudan… Onun için bütün imkânlarını seferber ediyorlar. Amaç, sendeki bu farkı ve farklılığı sıfırlamak…
Düşünüyorum da ortaokulda bize kendi müziğimiz yasaktı… Biz Celal Güzelses’i tanımazdık; ama Ludwig van Beethoven’ı, Wolfgang Amadeus Mozart ezbere bilirdik. Nasıl bilmeyesin ki? Bilmezsen işin ucunda sınıfta kalmak vardı. Öğrenmeyelim, bilmeyelim demiyorum ha! Sakın yanlış anlaşılmasın Elbette öğreneceğiz, elbette bileceğiz; ama önce kendi müziğimizi, önce bizi biz yapan değerleri… Hoş şimdi farklı mı? Cahili kandırmak kolay da yarı cahili yola getirmek atomu parçalamaktan zor. İlla da sizi milletine, tarihine, milli ve dini değerlerine, kültürüne şaşı bakan insan olarak yetiştirecekler ya! Bütün mesele bu…
Ve yetiştirdiler. Yetmedi, bazı konularda direncimizi iyice kırmak için önce borç para verdiler. Faiz dediler, döviz dediler, borsa dediler… IMF dediler, borçlandırdılar. Sonra da emir yağdırdılar; “kutsallarından vazgeç”, dediler. Vazgeçtik. Yine bırakmadılar.
Tarih: 24 Haziran 2010
Yer: Diyarbakır
Şimdi o günlerin gazetelerine göz atalım:
“Diyarbakır’da toplanan BDP’li belediye başkanları ve İl Genel Meclis üyeleri sürpriz bir karara imza attı. BDP’liler, belediyelerin merkezi hükümetten tamamen bağımsız hale gelmesi için mücadele edilmesi kararı aldı. BDP’liler, tartışma yaratacak bu kararı, Avrupa Birliği Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na dayandırdı. BDP’nin elinde bir büyükşehir, yedi il, 51 ilçe ve 40 belde belediye başkanlığı bulunuyor.
Yeni dönem stratejisi Kapatılan DTP’nin 2007’de Diyarbakır’da kabul ettiği “Demokratik özerklik” ilkesi doğrultusunda strateji belirleyen BDP yönetimi, yerel yönetim hedeflerini de bu eksende çizdi. “Demokratik Özerklik Projesi” ile yerel yönetimlerin eğitim, güvenlik, dış ilişkiler konuları dışında merkezi otoriteden bağımsız olmasını savunan BDP…”
Nedir bu? Ülke bölünmesine zemin hazırlama girişimi… Hani bizden gizlenen “açılım” vardı ya işte onun uygulamaya konulmuş biçimi.
Peki, böylesi bir karara zemin hazırlayan ne?
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun (Kanun NO: 3723) “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslar Arası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun" (Kanun NO: 4867)"Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslar Arası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” (Kanun NO: 4868) Şerhsiz olarak TBMM’de yasalaştırdırılan kanunlar.
İyi de, Doğu Anadolu’da bu ortamı hazırlayan bu kanunlar mı?
Yani buraya nasıl gelindi. Bahsedilen kanunlarla mı?
Hayır; o, zurnanın zırt dediği yer.
O zırt denilen yere gelinceye kadar neler yaşandı, neler oldu?
Doğu, sürgün yeriydi öyle mi?
Bırak feodal yapı içerisinde kalsındı öyle mi?
Devlet yatırımı mı? Canım arazi, ulaşım…
Zaten alışmış yokluğa, yoksulluğa…
Eğitim mi? Canım, ilkokul yaptık ya!
Nedir PKK canım; bir avuç eşkıya!
Sonuç: olmadığın, gitmediğin, eğitmediğin boşluğu birileri mutlaka dolduracaktı. Doldurdu da nitekim.
…
Biz, İstiklal Savaşı öncesi bütün menfi propagandalara rağmen “Manda” fikrini elimizin tersi ile Sivas Kongresi’nde itmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni 1923’te savaşarak kurmuşuz. Doğru olan buydu. Biz de doğru olanı yapmışız. Onurumuzla, gururumuzla, namus ve şerefimizle 252.000 (iki yüz eli iki bin) şehit vererek destanlar yazdığımız Çanakkale’ye ilaveten acının yokluğun savaşı olan İstiklal Savaşı’nda; 104. 062 (yüz dört bin altmış iki) vatan evladını daha şehit vererek Türkiye Cumhuriyetini kurmuşuz.
Aradan 87 yıl geçmiş.
İstiklal Savaşının ruhundan ne kalmış Allah aşkına!
Atatürk’ü nasıl anlamış, nasıl yorumlamışız?
Atatürk’ü ilahlaştırarak nereye varmak istemişiz? Her okulu, her kurumu, her bahçeyi Atatürk heykelleri ile süslemekle neyi amaçlamışız?
Kendi kafamızın ürünü şekli Atatürk’ü; kurtuluş ve kuruluş fikrinin lideri Atatürk’e tercih etmekle neleri kaybetmişiz?
Atatürk 1919’da Anadolu’nun bölünüp parçalanmak istendiği Amerikan Mandasının ısrarla ve tek kurtuluş olduğu fikrinin sürekli vurgulandığı o çaresiz günlerde bakın Çanakkale müstahkem mevki Kumandanı Albay Şevket Beye gönderdiği telgrafta ne diyor: "Ecnebilere karşı dalkavukluk ve riyakârlık hiçbir fayda vermez. Bilakis bunlar aleyhimize gelişir. Ancak mali ve siyasi önlemlerle durum değiştirilebilir. Yabancı düşmanları medeniyet âlemi karşısında teşhir en etkili ve sağlam bir siyasettir. İstanbul daki yabancı işgalinin zararlı propagandasının bu hakikati görmeğe mani olduğu şüphesizdir. Durumu sükûnetle mütalaa buyurmanızı, vatan ve millet için pek zararlı olan bu ecnebi korkusu fikrini kökünden söküp atmağa ihtimam buyrulmasını önemle rica ederim." Yine Sivas kongresi öncesi Mazhar Müfit Kansu’nun kendisine: "Paşam, Sivas ta galiba manda meselesi bizi çok üzecek ve yoracak" dediğinde, "Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz himayesine terk etmekle kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını temin etmek için bütün bir vatanı tarih boyunca devam edip gelen Türk istiklâlini feda ediyorlar" diyecekti.
Şimdi ben Manda fikrine şiddetle karşı çıkan Atatürk’ün en büyük destekçisi; “Hoca Raif Efendi” kimdir diye sorsam kaç üniversite mezunumuz bu soruma doğru cevap verir? İşte, biz buyuz. Çabuk unutan, hafızası verilen eğitim sistemi ile uyuşturulmuş insanlar.
Elin oğlu, 1919’dan bu yana kursaklarında kalan Anadolu’yu parçalama ve yutma hayallerinden bir an olsun vazgeçmemiş. Gıdım gıdım Türkiye Cumhuriyeti’ni yok etmek için uğraşmış, durmuşlar. Destek mi? Ondan yana hiç mi hiç sıkıntı çekmemişler. Göndermişler üç beş ajanını… Ben altmış bir yaşındayım. Kendimi bildim bileli Türkiye’de iç savaş var. Kim yapıyor? Biz. Kime karşı yapıyoruz? Biri birimize karşı…
İsterseniz küçük bir kronoloji ile tarihi yoklayalım: 13 Şubat 1925 ‘te başlayıp 27 Mayıs 1925’te sona eren Şeyh Sait İsyanı… Ardında kim var?
23 Aralık 1930 Giritli Derviş Mehmet diye bir sapığın marifeti ile gerçekleştirilen Menemen olayı… Ardındaki niyet ve amaç neydi?
27 Mart 1937’de başlayıp 13 Eylül 1937’de sona eren Dersim İsyanı… Ardında kim var? Niçin yapıldı bu tarihte. Bu tarihin önemi ne idi?
Dedik ya taş da çok kuş da…
Bakmışlar ordu ile milleti karşı karşıya getirmekle bu iş olmuyor başlamışlar gençleri biri birlerine kırdırmaya. Kırdırdıkça gençlerin daha da bilendiklerini, okuduklarını, vatanlarını sevme noktasında daha da bilinçlendiklerini görünce vazgeçmişler ve bir muhtıra ile durdurmaya çalışmışlar bu yükselişi.1970 öncesi ve sonrasında yıllarca süren sağ sol çatışmasının temelinde ne vardı? Tepesinde kimler oldu ve niçin?
1980 öncesinde yıllarca süren Alevi- Sünni çatışması neden kimler tarafından yaptırıldı, körüklendi, bir iç savaş oluyor görüntüsü verildi? Gaye ne idi? Ardında kimler vardı? Sonuçta neler oldu? Yapılan her ihtilallerle neleri kaybetti bu millet.
1990 sonrası günümüzde de devam eden PKK ve bölücü terör… Ardında önünde olanlar belli. Hem nalına hem mıhına! Bütün amaç, bu ülkenin geri kalmasını, bu ülke insanlarını köle olmasını sağlamak… Diğerlerini saymayayım.
Aralarda; muhtıralar, ihtilaller, hükümetleri alaşağı etmeler.
Bütün bunlar, ne adına? Millet adına. Ne adına? Demokrasi adına… Bu arada köşe dönmeler, millet malını götürmeler… Banka hortumlamalar… Soygunlar, vurgunlar, devlet malını birilerine bir şeylerin karşılığı peşkeş çektirtmeler…
Her dönemde, her ihtilalde, her partide, her iktidarda… Al birini vur ötekine…
Gün olmuş, giyiminden dolayı üniversite kapıları yüzlerine kapanan bu milletin kızlarının parlamentonun 411 üyesi tarafından kabul edilen kanuna rağmen okuma hakları ellerinden alınmış. Ne adına? Millet adına. Kimin çocuklarının? Milletin çocuklarının. İstiklal Savaşı’nda Maraş’ta Fransız askerinin bir kadınımızın çarşafını yırtmak cüretinde bulunduğu için başlatılan ve Fransızları Maraş ve Antep illerinden attığımız olayı ne de çabuk unutmuşuz.
Beyler biz buralara kolay kolay gelmedik. Bedel ödeyerek geldik. Şehit vererek geldik. Bu toprakların ve bu insanların kutsalını ayaklar altına almayın! Kime söylüyorsun bunu sen kardeşim? Kültüründen, kimliğinden, tarihinden, kutsallarından koparılmış; eğit-tirilmiş insan tipine mi? Ben, yine söyleyeceğim. Belki o insanda bir parça atalarından nükseden kırıntı vardır diyecek ve söylemeye devam edeceğim.
…
Anadolu toprakları kutsaldır. Bu toprakların her karışı kanla sulanmıştır. Hamaset olsun diye söylemiyorum. Biz, tarihte on altı büyük devlet kurmakla övünürüz değil mi? Cumhurbaşkanımızın forsunda on altı yıldız da bunu simgeler. Ama unutmayın on altı büyük devleti de yıkmışız, hem de kendi ellerimizle.
Akıllı olmak zorundayız.
İnsan hiç devletine yabancılaşır mı? Ama bu millet önce devletinden korktu sonra da yabancılaştı. Hiç vatandaşından korkan devlet olur mu? Ama oldu. Dikkat ediniz:“devletinden korkan vatandaş; vatandaşından korkan devlet. Gel de kahrolma. Onun için diyorum ki; dürüstlüğü, doğruluğu, açıklığı ön planda tutmalı devlet de vatandaşı da.
Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır:
Biz; devlet olarak, millet olarak Batılının gözüne girmek için popomuzla balık tutsak dahi Batı’nın ve Batılının kafasındaki “Türk” imajını silemeyiz. O halde yapacak tek iş kalıyor Mevlana’nın çizgisinde olmamız: Nedir O? “Olduğumuz gibi ve gerektiği gibi olmak ve görünmek.” Yoksa değil Ergenekon kırk tane Engizisyon mahkemesi kurdurturlar adama. Kendimiz kendimize, kendimiz devletimize; devletimiz devletimize ve devletimiz insanına karşı dürüst olmadığı sürece boş, boş boş… Şairin; “Eyvah! Beş on kâfirin imanına kandık; Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!” dediği gibi biz de “Eyvah beş on çığırtkanın imanına kandık, bir uykuya daldık ki ABİ’ lerin kucağında uyandık” demekten kurtulamayız.
Geç mi kaldık? Hâlâ umut var mı?
Bu milleti yeterince tanıyorsak var. Yeter ki bu millet devletine, devletini yönetenlere inansın, güvensin. Ancak öncelikle devletinde kendisini görmesi gerekecek. Türk tarihi bunun örnekleri ile doludur.
Devleti yönetenler ilk önce yattıkları gaflet uykusundan uyanacak, aymazlıklarına son verecek ve şapkalarını önlerine koyarak: “Ne oluyoruz?”, “Nereye gidiyoruz?” “Ne yapılmak isteniyor?”, “Biz bu yapılanların veya yapılmak istenenlerin neresindeyiz?” Sonra; şarlatanlıktan, çığırtkanlıktan, toplumu gerici söz ve davranışlardan mümkün olduğunca kaçınacak, birlik ve kardeşliğin önemini vurgulayarak; “ birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır” hadisini rehber alarak; akli selim olarak düşünecek.
Ben, ihanet boyutunda kimseyi düşünemiyorum. Sivas Kongresinde Amerikan mandasının şiddetli savunucuları bilahare İstiklal Savaşı’nda canlarını ortaya koymuşlardır. Diyeceksiniz; “ihanet hiç mi yok?” Olmaz olur mu? İhanet her zaman, her zeminde vardır, olmuştur, olacaktır. Bakın bütün olumsuzluklara bütün olanlara rağmen bizim insanımız, bu toprakların insanları bir arada kardeşçe yaşamaktadır: Kahir bir çoğunluk da kinle, kirle ve kötülükle bir yerlere varamayacağına inanmaktadır. O halde devlete düşen görev nedir?
Devlet; öncelikle ve özellikle Müslüman bir ülkeyi yönettiğini bilecek. Bu milletin dini değerlerine saygı gösterecek.
Devlet, meydanı birtakım şarlatanlara, toplumu ve o toplumu oluşturan bireyleri gerenlere, önce yangın çıkarıp sonra da kendi çıkardığı yangına körükle gidenler dur diyecek.
Devlet, bu milletin milli hassasiyetlerine önem verdiğini vatandaşlarına hissettirecek.
Devlet, milletinin kültürünü bir bütün olarak sahiplenecek o kültürün gelişmesine yardımcı olacak.
Devlet, imkânlarının birtakım insanlar peşkeş çektirtmesine asla müsaade etmeyecek. Kendi sırtından veya vatandaşın sırtından nemalanan rantçı kenelere kazanç sağlatmayacak. Bu yolla zengin olanlardan da geriye yönelik olarak hesap soracak.
Devlet, yalana, riyaya, ikiyüzlülüğe pirim vermeyecek.
Devlet, siyasetten uzak olacak.
Devlet, camisine, kışlasına, okuluna siyaseti sokmayacak.
Devlet, öncelikle ve özellikle “öğret-tim” sistemini köklü bir değişiklikle eğitim ve öğretim sistemi haline getirecek. Bunun için de nesnel değil öznel; robotlaşan değil, düşünen insan tipini hedefleyecek.
Devlet, yükselen gökdelenlerin ışıklarına karşı varoşlarında kin büyütmeyecek tedbirleri alacak ve uygulatacak.
Devlet, mazlumun başını okşayacak zalime taviz vermeyecek.
Devlet, insanına; tarihini doğru öğretecek.
Devlet, insanına inanacak, onu potansiyel suçlu görme mantığından uzaklaşarak Yunusça sarıp sarmalayacak ve devlet, vatandaşını sevecek.
Devlet, acı da olsa doğru söyleyecek. Gerçekleri bütün çıplaklığı ile anlatacak.
En önemlisi de devlet, vatandaşını inandıracak. Doğru yaptığına inandıracak.
Devlet bütün bunları yaparken şer güçler boş duracak mı? Hayır. Ama dedik ya bu millet, bir inansa devletine…
O zaman o kabul ettirilen o ikiz sözleşmeleri de kendi lehine çeviriverir.
Ne demişti Nizami: “ El, ayağın çalışmasından memnun değilse sorumlu baştır.” Bir de atasözümüz var bununla aynı paralelde: “Balık baştan kokar” O halde her şeyin başı: “Baştır.”
Baş, başlığını bilecek. Günlük ve gündelik hesaplardan, siyasi mülahazalardan uzak tarihi doğru okuyup doğru yazacak.
|